Müsahibə

AsyaAvupa Dergisi’ne Röportaj

DOÇ. DR. ELŞEN BAĞIRZADE AZERBAYCAN DEVLET İKTİSAT ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ’NÜN MÜŞAVİRİ, İKTİSAT FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Kendinizi tanıtır mısınız?

1982 yılında Azerbaycan’ın Masallı ilinin Köhne Alvadi köyünde doğdum. İktisat doktoru, doçentim. Günümüzde Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi’nde İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi ve Rektör Müşavirliği görevlerini yürütmekteyim. Temel çalışma alanlarım makro ekonomi, kalkınma ekonomisi ve uluslararası ekonomidir. Bunlarla birlikte zaman zaman yükseköğretimin çeşitli sorunlarına yönelik akademik çalışmalar da yapıyorum. Azerbaycan’da kayıtdışı ekonomi konusunda yazılmış ilk ve bildiğim kadarıyla bugüne kadar tek doktora tezinin yazarıyım. Çeşitli yıllarda Türkiye’de Uludağ, Dokuz Eylül, Hacettepe ve Orta Doğu Teknik üniversitelerinde, Kuzey Kıbrıs’ta Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi’nde, Almanya’da Kiel ve Siegen üniversitelerinde akademik çalışmalar yaptım. 2009’da T.C. Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın Türk Dünyası Dış Ticaret Politikaları Eğitim Programını tamamladım. 2012-2016 yılları arasında Azerbaycan Devlet İktisat, Hacettepe, Ahmet Yesevi ve Manas üniversitelerinin birlikte düzenledikleri Avrasya Sosyal Bilimler Forum’larının ortak koordinatörlüğünü yürüttüm. Başta Türk Dünyası coğrafyası olmak üzere çok çeşitli ülkelerde bilimsel etkinliklere ve değişim programlarına katıldım. Çeşitli akademik dergilerde editör yardımcılığı, yayın ve hakem kurulları üyeliğimin yanısıra, bir iktisatçı olarak medya ile de yakın temas halindeyim.

2015 Nobel Kimya ödülü sahibi ünlü Türk bilim adamı Prof. Dr. Aziz Sancar ile birlikte Enstitümüz’ün düzenlediği EFE 2018’e katılmıştınız. Prof. Dr. Aziz Sancar ile nasıl tanıştığınızı bizlere anlatabilir misiniz?

Evet. O zaman EFE’nin ikincisine katılıyordum. Birinci katılımım 2014 yılında olmuştu. Başarılı bulduğum bu kongrenin bilim kurulunda da yer alıyorum. Bu yıl Aziz Hoca ile Kazakistan ve Kırgızistan ziyaretimiz sırasında EFE 2018’e de katıldık. Güzel bir bilimsel etkinlik oldu. Bu bakımdan ilk önce emeği geçen herkesi tebrik etmek istiyorum. Tabi, Aziz Hoca 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü kazandıktan sonra bir anda tüm dünyanın, özellikle de Türk Dünyası’nın gündemine oturdu. Bunda Hocanın bilimde yaptığı başarılı çalışmaların yanısıra, Nobel ödülünü aldığı sırada ve sonrasında dünyaya vermiş olduğu mesajların da büyük etkisi oldu. Ben bu mesajları dikkatle izleyenlerden biri idim ve verilen bu mesajlarda bir aydın Türk evladının mensubu olduğu milletini muasır medeniyet düzeyinin üstünde görme arzusunu ve bu yolda her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olduğunu görüyordum. Bu bakımdan Hoca bir bilimadamı ve aydın olarak beni çok etkilemişti. Bende ilk fırsatta onunla tanışmak, onu yakından tanımak istiyordum. İlk önce onunla e-posta üzerinden yazışmamız oldu. Sonra 2017’de Eğitim Bakanı’mızın daveti ve üniversitemizin organizatörlüğünde Aziz Hoca’nın Azerbaycan’a seferini gerçekleştirdik. Bu onun Türkiye dışında bir Türk Cumhuriyeti’ne ilk seferi idi. Artık Azerbaycan’da Aziz Hoca ile yakından tanışma fırsatımız oldu. Sefer boyunca birlikte olduk. Onunla ilgili Azerbaycan’da bir kaç makale yazdım. Rektörümüzle birlikte çok önemli bir eseri olan Nobel Biyografi’sini Azerbaycan Türkçesi’nde yayına hazırladık. Sonra bildiğiniz üzere yine bu Nobel Biyografisi’nin sizin Enstitü’de İngilizçe, Rusça, Türkiye Türkçe’si ve Kazak Türkçe’sinde de güzel bir baskısını yaptık… Azerbaycan’dan sonra bu yıl Hoca ile Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a seferlerimiz oldu. Bütün bu süreçte, bilimsel çalışma alanlarımız farklı olsa da, mensubu olduğumuz milletin geçmişi, bugünü ve geleceği konusundaki görüşlerimizin çok benzer olduğunu gördük. Hoca ile sürekli görüş alışverişi içindeyiz. Birbirimizi severiz. Özellikle, bana “Türkmen kardeşim” diye hitap etmesini çok sever ve bundan şeref duyarım…

Prof. Dr. Aziz Sancar’ın Orta Asya ülkelerine yapmakta olduğu ziyaretlerine eşlik etmektesiniz. Bu seyahatlerden edinmiş olduğunuz izlenimlerinizden bizlere bahsedebilir misiniz?

İlk önce şunu söylemeliyim ki, Aziz Sancar’ın bu ziyaretlerinin temel amacı Türk çocuklarını, Türk gençlerini bilim yapmaya teşvik etmek, onları bu yolda cesaretlendirmektir. Bilindiği gibi bir zamanlar dünyanın önemli bilim merkezlerinden olmuş Türk Dünyası en az 500 yıldır bilime ciddi bir katkı yapamamaktadır. Tabi, bunun çeşitli nedenleri vardır. Bu sorunun çözümü için de yapılacak bir çok şey vardır. Fakat yapılması gereken en önemli şey, Türk Dünyası’nda bilim yapmaya müsait ortamı oluşturmak ve gelecek kuşakları bu yolda cesaretlendirmektir. Aziz Sancar’ın Türk Cumhuriyetlerine ziyaretleri, özellikle de bu ziyaretlerde gençlere yönelik verdiği “Temel Bilim ve Ulusal Kalkınma” konulu konferansları işte bu amaca hizmet etmektedir. Bu ziyaretler sırasında verilen önemli mesajları ve önerileri 7 başlık altında şöyle toplayabiliriz: 1) Temel bilimlere öncelik tanıyın; 2) Erkeklere ve kızlara eşit eğitim olanakları sağlayın; 3) Çocukları küçük yaşlardan deney ve gözlem yapmaya alıştırın; 4) Politikayı ve dini bilimin dışında tutun; 5) Bilim adamlarını dinin ve politikanın dışında tutun; 6) Bilimin finansmanında ve teşvikinde liyakat ilkesini temel alın; 7) Araştırma yapanlara seçim özgürlüğü ve gereken zamanı verin.

Ziyaretlerimiz sırasında Aziz Hoca’nın verdiği bu mesajların olumlu karşılandığını ve toplumun çeşitli kesimlerinden görüştüğümüz insanların bu yönde yapmamız gereken çok iş olduğu bilincine sahip olmalarını görmek şahsen beni çok sevindirmiştir. Bana göre sorunun çözümü yolundaki ilk ve en önemli aşama onun varlığının bilincinde olmaktır. Bu bakımdan Türk Dünyası’nın iyi durumda olduğunu görüyorum.

Tabi, ziyaret ettiğimiz Cumhuriyetlerde Aziz Sancar’a çok büyük ilgi ve alaka gösterildiğini de söylemeden geçemeyeceğim. Hoca’nın kendisinin de ifade ettiği gibi Nobel aldıktan sonra ona gelen tebriklerden Türk Dünyası’nın hala var olmasını bir daha görmüştür. Almatı’dan Prizren’e kadar tüm Türk illerinden insanlar ona tebrikler göndermiş, onun başarısını kendi başarları gibi gördüklerini ifade etmişlerdir. Hiç kuşkusuz ki, bu bir taraftan milletimizin kadirşinaslığından ileri gelmekte, diğer taraftan ise uzun zamandır ayrı düştüğü dünya biliminin zirvelerinde yeniden kendi yerini almaya ne kadar istekli olduğunu göstermektedir.

Ziyaretlerimiz sırasında Türk Cumhuriyetleri’nin birbirinden pek büyük bir farkının bulunmadığını, tarihsel süreç içinde oluşturulmuş yapay sorunlarının ise çok uzun zamana ihtiyaç duyulmadan giderilebilir olduğunu bir daha gördük. Bir kere bu Cumhuriyetler büyük bir oranda genç nüfusa sahiptir. Eğer bu fırsat penceresi doğru değerlendirilirse, gereken reformları hızlı bir şekilde gerçekleştirebilir, dinamik bir sosyoekonomik yapı oluşturabilir, kendi aralarında ve dünya ile entegrasyonlarını hızla tamamlayabilirler.

Günümüzde Türk Dünyası’nın genelde doğal kaynaklara dayanarak kendi kalkınmasını sürdürdüğü görülmektedir. Bu yolun sürdürülebilir olmadığı, bu modelle dünyada söz sahibi bir millet olunamayacağı aşikardır. Onun için de ülkelerimizin bilime ve eğitime ciddi önem vermesi gerekmektedir. Bilim ve eğitim teknoloji ve inovasiyonun, teknoloji ve inovasyon ise sürdürülebilir kalkınmanın temel kaynağıdır. Son yıllarda Türk Cumhuriyetleri’nde bu yönde bazı ciddi çabaların olduğunu görmekteyiz ve bu da bizi gelecek için daha da umutlandırmaktadır.

Türk Dünyası ülkelerinin ekonomik durumları ele alındığında, son zamanlarda ne tür ekonomik değişimler ve dönüşümler gözlemlenmektedir?

Günümüzde bağımsız Türk Cumhuriyetleri toplamda yaklaşık 1.2 trilyon dolar büyüklüğünde ekonomiye ve 150 milyondan fazla nüfusa sahiptir. Bu Cumhuriyetler Avrasya’nın merkezinde, önemli küresel ulaştırma ve iletişim ağları üzerinde yerleşmelerinin yanısıra, ciddi sanayi potansiyeline ve zengin doğal kaynaklara sahip ülkelerdir. Fakat günümüzde Türkiye önemli ölçüde ithalata, diğer Türk Cumhuriyetleri ise genelde doğal kaynak ihracatına bağımlılıkdan doğan kırılgan ekonomilere sahiptirler. Bu bakımdan Türk Cumhuriyetleri arasında hala orta gelir düzeyini aşabilmiş bir ülke bulunmamaktadır. Daha hızlı ve sürdürülebilir ekonomik büyüme ve yüksek refah düzeyini yakalayabilmeleri için bu ülkelerin önünde çağın gereği olan bilgi ve inovasyon temelli bir ekonomik yapının oluşturulması ihtiyacı bulunmaktadır. Bu yüzden özellikle Azerbaycan, Kazakistan, Türkiye ve son yıllar itibariyle Özbekistan’da bilime ve eğitime, dolayısıyla insan sermayesine yönelik yatırımları önemli buluyorum. Özellikle, Azerbaycan ve Kazakistan’da gençlerin yurtdışında eğitimine yönelik gerçekleştirilen devlet programlarının ve yapılmakta olan eğitim reformalarının önümüzdeki yıllar için bu açıdan faydalı olacağı kanaatindeyim.

Türk Cumhuriyetleri’nin sürdürülebilir kalkınması yolundaki diğer önemli bir mesele ekonomik faaliyetlerin çeşitlendirilmesi ve kurumsal kalitenin yükseltilmesini de içerecek şekilde yapısal dönüşümlerin gerçekleştirilmesidir. Türkiye’nin ithalata dayalı, diğer Türk Cumhuriyetleri’nin ise genelde doğal kaynakların ihracatına dayalı bir ekonomik yapıya sahip olması bu ülkelerde sık sık cari açık ve buna bağlantılı olan diğer ciddi ekonomik sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu bakımdan son yıllarda bu ülkelerde özellikle ekonomik çeşitlendirme, ihracatın, yabancı sermayenin ve turizmin teşviki yönünde atılan adımları yerinde buluyorum.

Son zamanlar Özbekistan’ın başlattığı ekonomik reformları ve dünya ekonomisine entegrasyon amaçlı girişimlerini de Türk Dünyası’nın ekonomik geleceği açısından önemli buluyorum. Nüfus büyüklüğü bakımından Türkiye’den sonra ikinci Türk Cumhuriyeti olan Özbekistan, ayrıca büyük bir ekonomik potansiyele sahip bir ülkedir. Sanayi, tarım, turizm, doğal kaynaklar ve insan semayesi bakımından büyük öneme sahip bu ülkede son dönemlerde başlatılan yeni açılımların önümüzdeki yıllarda diğer Türk Cumhuriyetleri için de olumlu ekonomik etkiler yaratacağı kanaatindeyim.

Bilindiği üzere Türkiye ve Orta Asya ülkeleri arasında pek çok alanda işbirliği bulunmaktadır, bunlar arasında en önemlilerinden birisi olan ekonomik entegrasyon süreci nasıl gelişmektedir, ve sizin görüşünüze göre daha da güçlendirilmesi adına neler yapılabilir?

Şimdi Türkiye’nin bağımsızlıklarını kazandıktan sonra diğer Türk Cumhuriyetleri ile her alanda işbirliği yapma çabası içinde olduğu ve bu konuda belli bir mesafe aldığı doğrudur. Günümüzde Türkiye bu cumhuriyetlerle özellikle ticaret, yatırım, ulaştırma, müteahhitlik hizmetleri ve eğitim alanlarında yoğun bir işbirliği içerisindedir. Fakat bu ilişkilerin bir entegrasyon süreci çerçevesinde geliştiğini söylemek henüz mümkün değildir. Hatta genel olarak baktığımızda, Türk Cumhuriyetleri’nin ekonomik entegrasyon açısından tamamen farklı yönlerde hareket ettiğini bile görmek mümküdür. Şöyle ki, Kazakistan ve Kırgızistan artık Avrasya Birliği üyesi, Türkiye uzun zamandır Avrupa Birliği ile ortak gümrük anlaşması imzalamış ve bu Birliğin üyeliğine aday ülke, Türkmenistan resmen hiçbir ekonomik ve politik birliklere katılmama yolunu seçmiş, Azerbaycan daha fazla ikili ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinden yana bir ülke, Özbekistan’ın ise bu konudaki yaklaşımı henüz açıklığa kavuşmamıştır. Ayrıca Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi Türk Cumhuriyetleri’nin kendi aralarında serbest ticaretin ve vizesiz gidiş-gelişin sağlanmasına yönelik anlaşmaları olduğu halde, Türkiye ile bu türlü anlaşmaları bulunmamaktadır.

Hiç şüphe yok ki, Türk Cumhuriyetleri arasında etkin bir ekonomik entegrasyon yalnızca çok taraflı anlaşmalar ve ortak kurumlar aracılığıyla gerçekleştirilebilir. Bu bakımdan Türk Konseyi veya Türk Keneşi dediğimiz kurumun etkinliğini artırmamızın zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bir an önce Özbekistan’ın Konsey’e üyeliği sağlanmalı ve üye ülkeler arasında ticaret, yatırım, işgücü ve inovasyon alanlarında ilişkileri serbestleştirecek çalışmalar başlatılmalıdır. Sovyetler Birliği ortadan kalktıktan sonra Türk Cumhriyetleri arasındaki ilişkilerin 27 yıllık gelişim sürecine baktığımızda, bu ilişkilerin sadece kültürel tabana dayandırılarak sürdürülmesinin ne kadar zor olduğunu görebiliriz. İlişkileri sağlam bir ekonomik temele oturtmak gerekmektedir ki, bu da ticaret, yatırım, işgücü ve inovasyon alanlarında işbirliğini derinleştirmek yolu ile sağlanabilir. Aslında birbirimizle daha fazla iş yaptıkça kültürel ilişkilerin de gittikçe daha fazla derinleşeceğini, aramızdaki ortak alfabe, ortak Türkçe gibi sorunların da zamanla çözüleceğini göreceğiz.

Orta Asya ülkelerinin Azerbaycan da dahil olmak üzere ticaret ortakları ve bunların miktarları incelendiğinde birbirlerinden çok, dünyadaki belli başlı büyük ekonomiler ile ticaret yaptıkları görülmektedir. Bu çerçevede, bölgesel ticaretin gelişmesi adına neler yapılabilir ve bunun önündeki engeller sizce nelerdir?

Bu tesbitiniz doğrudur. Bunun doğal nedeni Türk Cumhuriyetleri’nin genelde doğal kaynakların ihracatına ve sanayi ve yüksek teknoloji ürünlerinin ithalatına dayalı bir ekonomik yapıya sahip olmalarıdır. Fakat yine de bu ülkelerin dış ticaret hacminde kendi aralarındaki ticaretin oranı çok düşük düzeylerdedir. İşin en ilginç tarafı, birbiriyle komşu olan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri arasındaki ticaret ilişkileri bile istenen düzeyde değildir. Bu oranları gittikçe artırmak mümkündür. Bunun için ekonomik ilişkilerimizin serbestleştirilmesine yönelik çalışmalar yapmamızın yanısıra, aynı zamanda da küresel ve bölgesel nitelikli önemli ekonomik projelere yönelik ortak yaklaşım sergilememiz gerekmektedir. Bilindiği gibi Türk Cumhuriyetleri dünyanın en önemli ekonomik güçlerinden olan Avrupa Birliği ve Çin arasında büyük stratejik öneme sahip bir coğrafyada bulunmaktadır. Ülkelerimiz kendi doğal kaynaklarını, özellikle de petrol ve doğalgaz kaynaklarını bu iki ekonomik güç merkezine ihraç etmekle birlikte, aynı zamanda da bunlar arasında önemli tranzit koridor olma potansiyeline sahiptir. Günümüzde Türk Cumhuriyetleri eskiden İpek Yolu olarak adlandırdığımız hat üzerinde ortak ulaştırma, iletişim ve ticaret politikaları izleyerek, Avrupa ve Doğu Asya ülkeleri arasındaki tranzit geçişlerden büyük pay alabilir, böylece bu koridor üzerinde gerçekleştirilecek büyük altyapı projeleri aracılığıyla kendi ekonomilerini birbirine entegre edebilirler. Bu, ülkelerimiz arasındaki ekonomik ilişkileri, özellikle de ticaret ilişkilerini ciddi bir biçimde derinleştirebilir. Aslında burada Azerbaycan ve Türkiye’nin bu konuda diğer Türk Cumhuriyetleri’ne örnek teşkil edecek bir işbirliği içinde olduğunu da vurgulamak lazımdır. Günümüzde Azerbaycan ve Türkiye küresel ve bölgesel ortaklarıyla birlikte Akdeniz, Ege, Adriyatik ve Karadeniz havzalarının Hazar Denizi ile petrol ve doğalgaz boru hatları, aynı zamanda da tren hatları ile birleştirilmesini başarmıştır. “Bakü-Tiflis-Erzurum”, “Bakü-Tiflis-Ceyhan”, “TANAP”, “TAP”, “Marmaray”, “Sultan Selim Köprüsü”, “İstanbul Havalimanı”, “Bakü-Tiflis-Kars”, “Elet Limanı” gibi dev projeler işte bu amaca yönelik olarak gerçekleştirilmiştir. Birgün bu projelerin Trans-Hazar bağlantılarının da tamamlanarak Türk Cumhuriyetleri ekonomilerinin sağlam bir şekilde birbirine entegre edilmesi ve Türk Dünyası’nın Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında verimli ve güvenli bir koridora dönüştürülmesi sağlanabilir.

Bazen basında bu projelerin gerçekleştirilmesi önünde Rusya, İran ve çeşitli diğer ülkeler ciddi bir engel olarak gösterilmek isteniyor. Fakat ben bu görüşte değilim ve eski İpek Yolu zamanında olduğu gibi uzun vadede bu projelerde adı geçen ülkelerin de yararlanabileceğini düşünüyorum.

Türkiye ve Azerbaycan’ın ekonomik ilişkilerine sektörel bazda baktığımızda, bu iki ülkedeki firmalar birbirlerinin en çok hangi sektörlerine yatırım yapmaktadır?

2017 yılı rakamlarına göre Türkiye’nin Azerbaycan’daki yatırımları yaklaşık 10 milyar doları, Azerbaycan’nın Türkiye’deki yatırımları ise yaklaşık 8 milyar doları aşmıştır. Azerbaycan’da 2600’ün üzerinde Türkiye sermayeli firma, Türkiye’de ise 1700’ün üzerinde Azerbaycan sermayeli firma faaliyet göstermektedir. Ayrıca Türk müteahhitlik firmaları bugüne kadar Azerbaycan’da toplam değeri 12 milyar doları aşan 360’dan fazla proje üstlenmişlerdir. Yine bu yıl tamamlanan “Star” rafinerisine yapılan dev yatırım ve planlanan diğer yatırımları da hesaba kattığımızda Azerbaycan’nın 2020 yılına kadar Türkiye’deki toplam yatırımlarının 20 milyar dolara ulaşacağı beklenmektedir.

Karşılıklı yatırımların sektörel yapısına baktığımızda Türkiye sermayeli firmaların Azerbaycan’da bilgi ve iletişim, finans ve sigorta faaliyetleri, gıda, meşrubat ve tütün ürünleri, sanayi ve inşaat sektorlerine daha fazla yatırım yaptıklarını görebiliriz. Azerbaycan sermayeli firmaların ise Türkiye’deki başlıca yatırım alanları toptan ve perakende ticaret, inşaat, gayrimenkul, kiralama ve iş faaliyetleri, ulaştırma, haberleşme ve depolama hizmetleri, imalat sanayi, oteller ve lokantalar, sosyal ve kişisel hizmet faaliyetleri, tarım, avcılık ve ormancılık, sağlık işleri, madencilik ve taşocakçılığı, elektrik, gaz ve su, eğitim hizmetleri ve mali aracılık faaliyetleridir.

İki ülke firmalarının yoğun faaliyet alanlarından birisi gibi dış ticarete de dikkat etmemiz gerekmektedir. Özellikle de Türkiye’deki firmaların Azerbaycan’da şubeler açarak Türkiye’den ithalat gerçekleştirmeleri yaygın bir hal almıştır. 2017 yılı sonu itibariyle iki ülke arasındaki dış ticaret hacmi 2.6 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmiştir ki, onunda yaklaşık yarısını Azerbaycan’ın Türkiye’ye ihracatı teşkil etmiştir. Azerbaycan’ın hem ihracatında, hemde ithalatında ikinci ülke olan Türkiye, Azerbaycan’a daha fazla makineler, mekanik cihazlar ve yedek parçaları, demir ve çelikten eşyalar, elektrikli makina ve cihazlar ile yedek parçaları, mobilya, otomotiv, optik alet ve cihazlar, motorlu kara taşıtları ve yedek parçaları, mineral yakıtlar, petrol ve türevleri gibi ürünler ihraç etmekte, Azerbaycan’dan ise genelde işlenmemiş alüminyum, etilen polimerleri (ilk şekillerde), petrol yağları, asiklik hidrokarbonlar, hayvan derileri, petrol gazları ve diğer gazlı hidrokarbonlar, doğalgaz, işlenmemiş kurşun ve pamuk ipliği gibi ürünler ithal etmektedir.

Genel bir değerlendirme yaptığımızda Türkiye firmalarının en büyük yatırımlarını Azerbaycan’ın petroldışı sektörlerine, Azerbaycan firmalarının ise Türkiye’nin enerji ve kimya sanayisi sektörlerine yönelttiğini söyleyebiliriz. Bu sektörlere yapılan yatırımlar ise her iki ülke ekonomisinin mevcut kırılganlıklarının giderilmesinde büyük öneme sahiptir.

Cevaplarınız için çok teşekkür ederiz.
Sağolun. Bende sizlere teşekkür ediyor ve çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

“AsyaAvrupa” Dergisi, No. 34, s.34-36

Standart
Müsahibə

Sülh və iqtisadi rifah dənizi

Regionun dayanıqlı inkişafına təhdid olan Xəzərin ekoloji problemlərinin həlli üçün birgə əməkdaşlıq zəruridir

Müsahibimiz Azərbaycan Dövlət İqtisad Universiteti (UNEC) rektorunun müşaviri və Beynəlxalq iqtisadiyyat kafedrasının dosenti, iqtisad üzrə fəlsəfə doktoru Elşən Bağırzadədir.

Elşən müəllim, Xəzər dənizinin hüquqi statusu haqqında Konvensiyanın ölkəmizə təsiri barədə nə deyə bilərsiniz?

E.B.: Bunun üçün ilk növbədə yeni konvensiyanın imzalanmasına qədər Xəzərin hüquqi statusunun necə tənzimləndiyinə və tərəflər arasında bu sahədəki anlaşılmazlıqlara diqqət yetirmək zəruridir. Bildiyiniz kimi, Sovetlər Birliyi dağılana qədər Xəzər dənizi bu ölkə ilə İranın daxili su hövzəsi kimi qəbul edilirdi. 1921 və 1940-cı illərdə Sovetlər Birliyi və İran arasında bağlanmış ticarət və dənizçilik haqqında müqavilələrlə Xəzər, bir növ, iki ölkə arasında bölüşdürülmüşdü və beynəlxalq hüquq da bu müqavilələri qəbul edirdi. 1970-ci ildən başlayaraq Sovetlər Birliyi Xəzər dənizinin özünə aid olan hissəsini Xəzərsahili ittifaq respublikaları arasında orta xətt prinsipi əsasında sektorlara da bölmüşdü. Lakin Sovetlər Birliyi dağılandan sonra Xəzərsahili ittifaq respublikaları müstəqilliklərini əldə etdilər və Xəzərin hüquqi statusunun yenidən müəyyən edilməsi aktual məsələyə çevrildi. Uzun müddət – təxminən 25 il sahilyanı ölkələr Xəzərin hüquqi statusunun müəyyən edilməsində razılığa gələ bilmədilər. Bu dövrdə Azərbaycan, Rusiya və Qazaxıstan Xəzərin dibinin orta xətt prinsipi üzrə milli sektorlara bölünməsi, su səthinin isə ümumi istifadəsi ilə bağlı öz aralarında ikitərəfli sazişlər imzaladılar. İran isə Xəzərdə ən az sahil xəttinə malik ölkə olmasına baxmayaraq, 1921 və 1940-cı illərdə imzalanan müqavilələrə istinad edərək Xəzərin sahilyanı ölkələr arasında 5 bərabər hissəyə bölünməsini tələb edirdi. Həmçinin Türkmənistan da Xəzərin orta xətt prinsipi üzrə bölünməsinə tərəfdar olsa da, Azərbaycanla bir sıra istiqamətlərdə fikir ayrılıqları var idi. Konkret olaraq Türkmənistan Xəzərin Azərbaycanla öz arasında bölüşdürülməsində Abşeron və Çilov adalarının nəzərə alınmamalı olduğunu iddia edirdi. Nəticədə Azərbaycan Xəzərin şimal hissəsində qonşu olduğu ölkələrlə Xəzərin bölüşdürülməsi və ondan istifadə üzrə razılıqlar əldə etməsinə baxmayaraq, cənub hissəsində qonşu olduğu ölkələrlə bu sahədə razılıqlar əldə edə bilməmişdi və bu səbəbdən bir sıra karbohidrogen yataqlarından istifadə də müvəqqəti olaraq dayandırılmışdı.

12 avqust 2018-ci ildə Aktauda imzalanan Xəzər dənizinin hüquqi statusu haqqında Konvensiya bütün Xəzərsahili ölkələrin üzərində razılaşdığı bu qəbildən yeganə sənəddir. Sənədə əsasən, Xəzərdə sahil xətti olan hər bir ölkə dənizin üst hissəsində sahildən 15 mil məsafəyə qədər paya sahib olur, sahildən 10 mil məsafədə isə balıq tutmaq hüququ əldə edir. Dənizin qalan hissəsi isə ümumi istifadədə saxlanır. Bu, artıq o deməkdir ki, Xəzərin üst hissəsinin bölüşdürülməsi və istifadəsi ilə bağlı hər hansı bir mübahisə qalmır, İran və Türkmənistanın irəli sürdüyü, ancaq Azərbaycanın mənafelərinə cavab verməyən iddialar öz aktuallığını itirir.

Konvensiyada diqqəti çəkən mühüm məqamlardan biri də 14-cü maddədə sahilyanı ölkələrin öz aralarında razılaşaraq Xəzərin dibindən magistral boru xətləri çəkmə hüquqlarının təsbit edilməsidir. Hesab edirəm ki, bu maddə Azərbaycanın strateji maraqları baxımından mühüm əhəmiyyət daşıyan Transxəzər boru xətlərinin gələcəkdə reallaşması üçün də, bir növ, hüquqi zəmin yaradır.

Ancaq nəzərə almaq lazımdır ki, konvensiya Xəzərin dibinin bölüşdürülməsi məsələsini həll etmir. Belə ki, hazırda Azərbaycanın bununla bağlı Rusiya və Qazaxıstanla ikitərəfli sazişləri olsa da, İran və Türkmənistanla belə sazişləri yoxdur. Buna görə də İran və Türkmənsitanla indiyə qədər mübahisə obyektinə çevrilmiş olan bir sıra karbohidrogen yataqlarının işlənməsinə yol açmaq üçün gələcəkdə bu ölkələrlə də müvafiq sazişlərin imzalanmasına ehtiyac yaranır.

Bütövlükdə konvensiyada Xəzərdən sülh və inkişaf məqsədləri üçün istifadəni, həmçinin də Xəzərin iqtisadi dayanıqlığının təminini nəzərdə tutan çoxlu sayda müddəalara yer verilməsi həm Azərbaycanın, həm də Xəzər hövzəsi ölkələrinin və dünyanın maraqlarına cavab verir.

Konvensiyada Xəzəryanı dövlətlər arasında müxtəlif sahələr üzrə əməkdaşlıq məsələlərinə nə kimi önəm verilir?

E.B.: Bildiyiniz kimi, Xəzər hövzəsi tarixən Mərkəzi Asiya, İran, Qafqaz və Volqaboyu ərazilərin istehsal və ticarət mədəniyyətlərinin mərkəzində dayanmış, Şərq ölkələri ilə Avropanı birləşdirən möhtəşəm İpək yolu mədəniyyətinin isə mühüm halqasını təşkil etmişdir. Xəzər hövzəsi bu gün də qeyd olunan mövqeyini mühüm dərəcədə qoruyub saxlayır və təxminən illik 2,5 trilyon ABŞ dolları məbləğindəki istehsal həcmi, zəngin neft və qaz yataqları, qiymətli balıq və kürü resursları, Şərqlə Qərbi, Şimalla Cənubu birləşdirən nəqliyyat dəhlizləri ilə dünya iqtisadiyyatında mühüm yer tutur. Ancaq buna baxmayaraq, Xəzər hövzəsi ölkələrinin qeyd olunan mövqelərini daha da gücləndirmək və bu istiqamətdə əməkdaşlığı dərinləşdirmək potensialı yüksəkdir. Bu baxımdan konvensiyada Xəzərin resurslarını, bioloji müxtəlifliyini və bütövlükdə ekoloji tarazlıqlarını qoruma, regionun dayanıqlı inkişafını təmin etmə, nəqliyyat şəbəkələrini inkişaf etdirmə, qarşılıqlı iqtisadi əməkdaşlığı dərinləşdirmə, resurslardan yalnız sülh məqsədləri üçün istifadə, üçüncü ölkələrin hərbi gəmilərinin Xəzərə daxil olmasına yol verməmə, terrorizm və qaçaqmalçılıqla mübarizə sahələrində tərəfdaş ölkələrin birgə əməkdaşlığının nəzərdə tutulması əhəmiyyətli hesab olunmalıdır.

Mən regionun dayanıqlı inkişafı üçün mühüm təhdid hesab olunan Xəzərin ekoloji problemlərinin həlli məqsədilə konvensiyada nəzərdə tutulan birgə əməkdaşlığı xüsusilə əhəmiyyətli hesab edirəm. Artıq heç kimə sirr deyil ki, Xəzər dənizinin çirklənməsi və su səviyyəsinin dəyişməsi ciddi ekoloji problem kimi qarşımızda dayanır. Bu gün Xəzərin çaylar və sahil zonalarındakı yaşayış və sənaye məntəqələri vasitəsilə, neft və qaz hasilatı və su səviyyəsinin dəyişməsi yolu ilə çirklənməsi bir sıra ərazilərdə artıq kritik həddə gəlib çatmışdır. Çirklənmə bütövlükdə Xəzərin bioloji resursları və biomüxtəlifliyinə böyük ziyan vurmaqda davam edir. Eləcə də Xəzərin su səviyyəsinin yüksəlməsi sahilyanı ölkələrin bir sıra ərazilərinin iqtisadi dövriyyədən çıxmasına səbəb olur. Tərəfdaş ölkələrin bütün bu ekoloji problemlərlə birgə mübarizəsi regionun dayanıqlı iqtisadi inkişafı üçün ən vacib şərtlərdən biridir.

Konvensiyanın regionda nəqliyyat dəhlizlərinin inkişafı və genişləndirilməsinə verə biləcək töhfələri barədə nə deyə bilərsiniz?

E.B.: İlk növbədə qeyd etməliyəm ki, konvensiyada bir çox maddələr Xəzərdə nəqliyyat məsələlərinin beynəlxalq hüquq normaları çərçivəsində və tərəflərin iqtisadi və təhlükəsizlik maraqlarının gözlənilərək tənzimlənməsini nəzərdə tutur. Bu isə Xəzər üzərində nəqliyyatla bağlı qanunvericiliyin daha da təkmilləşdirilməsinə xidmət etməklə yanaşı, həmçinin də nəqliyyat dəhlizlərinin gələcək inkişaf istiqamətlərini müəyyən edir.

Digər tərəfdən, bu konvensiya Xəzərdən yalnız sülh və iqtisadi rifah naminə istifadəni nəzərdə tutduğundan və tərəfdaş ölkələr arasında bu istiqamətdəki bir sıra fikir ayrılıqlarına son qoyduğundan regionda iqtisadi əməkdaşlıq üçün də əlverişli mühit yaradır və nəzərdə tutulan böyük iqtisadi layihələrin, eləcə də nəqliyyat layihələrinin reallaşması istiqamətində ümidləri artırır. Bildiyiniz kimi, Xəzər üzərindən Şimal-Cənub və Şərq-Qərb istiqamətlərində tranzit yüklər daşınır. Əsasən Çin və Avropa arasında yükdaşımaları nəzərdə tutan Şərq-Qərb nəqliyyat dəhlizi daha böyük potensiala malikdir. Bu dəhlizin inkişafı Mərkəzi Asiya ölkələri, Azərbaycan, Gürcüstan və Türkiyənin iqtisadi maraqlarına daha çox cavab versə də, Rusiya və İranın da gələcəkdə bu dəhlizdən istifadə etməsi mümkündür. Son dövrlər Ələt, Aktau və Türkmənbaşı limanlarında görülən işlər, Bakı-Tbilisi- Qars dəmiryol xəttinin istifadəyə verilməsi, İstanbulda boğazın altından çəkilən nəqliyyat xətləri və yeni istifadəyə verilən üçüncü nəhəng beynəlxalq hava limanı kimi layihələr gələcəkdə Pekin və London arasında bu dəhliz vasitəsilə fasiləsiz şəkildə yük və sərnişin daşımalarının həyata keçirilməsini təmin etməyə xidmət edir. Şübhəsiz ki, Xəzərin hüquqi statusunun həllini tapması perspektivdə Xəzər hövzəsi ölkələrinin bu dəhliz üzərində birgə əməkdaşlığını gücləndirərək onun dayanıqlı inkişafına da öz töhfəsini verəcəkdir.

Nəhayət, Xəzər üzərində nəqliyyat dəhlizinin gələcək inkişafından danışarkən Bakı Tbilisi-Ceyhan neft kəməri və Cənub Qaz Dəhlizinin Transxəzər uzantılarının reallaşmasını da diqqətdən kənarda saxlamaq olmaz. Bilindiyi kimi, bu günə qədər həm Qazaxıstan, həm də Türkmənistan hasil etdiyi neftin bir hissəsini Bakı-Tbilisi-Ceyhan neft kəməri vasitəsilə dünya bazarına çıxarır. Yəni artıq bu istiqamətdə təcrübə mövcuddur. Hesab edirəm ki, imzalanan konvensiya gələcəkdə Transxəzər boru xətlərinin həyata keçirilməsi üçün də müəyyən iqtisadi, siyasi və hüquqi zəmin yaradır.

“EcoVision” jurnalı, Noyabr, 2018, No.35, s.18-20.

Standart